Mevlana Celalettin-i Rumi: Aşkın Dansı

Temelleri 13. yüzyıla dayanan, evrensel barış, kardeşlik ve aşk düşünceleriyle dünyanın birçok yerinde sevilen ve saygı duyulan Mevlana Celalettin-i Rumi'nin hayatı ve felsefesini konu alan Mevlana Celalettin-i Rumi. Aşkın Dansı belgeseli geçen hafta vizyona giren filmler arasında yerini aldı.

Kürşat Kızbaz'ın 3 yılda tamamladığı belgeselin oyuncuları ve sunum şekli oldukça ilginç. Filmde, dünyanın çeşitli yerlerinde Mevlana öğretisi alanında ihtisas sahibi kişilerle yapılmış röportajlar bulunuyor.3D görüntü efektleriyle desteklenen film, metafizik içerikli bir felsefeyi anlatmaya metanın aslını kullanarak devam etmiş. Bu denli büyük bir felsefenin görsel olarak aktarım zorluğu aşikâr. Fakat Sufiliğin doğallığı ve metadan uzaklığını anlatmak için metaya daha fazla yaklaşmayı seçmekteki maksat ironi yaratmak olmasa gerek. Maneviyat ve içselliğin, dünyevi arzuların ve maddeden uzak olan saf ruhani varlığın esas alındığı bir felsefeyi anlatırken, metanın vücut bulmuş halinin Mevlana'nın kâtibi (Özcan Deniz) olmasının ne gibi bir anlamı var? İroni mi? Eğer ironi yaratmaksa amaç, belgesel başka bir gözle incelenmeli muhakkak. Yapay görüntülerden olabildiğince uzak durulması gereken belgeselde, oyuncuların abartılı makyajı (Özcan Deniz'in sakalı), 3D geçişlerdeki efektlerin çıkardığı yeşilçamvari sesin yanında devede kulak kalacak cinsten. Ki bu noktada, oyunculara yapılan ani zoom hareketleri, hızlandırılmış panlar ve sürekli fotoğraf karesi imgesi yaratmaya çalışılan görüntüler, belgeselin anlatmaya çalışırken helezon haline getirdiği konuyu daha da karmaşıklaştırıyor.

Alanında başarılı işler yapmış bir yönetmen olan Kürşat Kızbaz'ın devamlılık hatalarıyla dolu belgeselinde Müşfik Kenter gibi dev bir oyuncu olmasına rağmen dikkati Burak Sergen ve Sinan Tuzcu çekiyor. Bunun nedeni, Müşfik Kenter'in Mevlana'nın babası rolünde bir iki kez gözükmesi olabilir. Öte yandan, birçok kişinin, sağlam sinema izleyicisi olmasalar bile rahatlıkla anlayabileceği zaman-kişi uyuşmazlığı, Kenter'in belgeseldeki rolünün oturmamasına neden oluyor. Mevlana Celalettin-i Rumi'nin doğumunda bebeği kucağına alan Müşfik Kenter, aradan geçen 20 yıl gibi bir süre içinde hala aynı sima, aynı kıyafetler, aynı çizgiler içinde. 20 yıl gibi uzun bir süreyi anlatırken, zamanın geçişini makyajla yaşlandırma gibi klişelerle anlatmak bile yeterli olabilirdi.

Dünya sinemasına, Uzak Doğu'dan yayılan mistisizm dalgası ve kültür anlatımının başarısı, bu ülkelerin kendilerini ve felsefelerini anlatmalarına yardımcı olmakla kalmayıp, dünya çapında bu felsefenin tanınıp benimsenmesine yol açmıştır. Örneğin Kim-Ki-Duk filmlerinden biri olan İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar'da, anlatılan hikâyeyle Uzakdoğu felsefesi harmanlanıp ortaya basit düşünsel imgelerle büyük düşünceler anlatan, görsel anlatımı yüksek bir film çıkarılmıştır. Mevlana Celalettin-i Rumi belgeseline bu açıdan bakıp, anlatılmak istenen felsefenin istenen yere getirilemeyişini görmek, belgeselin bir "deneme-yanılma" çalışması olduğu düşüncesini yaratıyor. Belgesel olmasından kaynaklanan avantajları, maneviyatı anlatma yolunda madde içine düşerek yarattığı sıkıntılarla anlatamayan belgesel, ancak bir Mevlana sözüyle özetlenebilir: "Gel ne olursan ol gel."

Danos tu comentario