The Dark Knight'ın gişe başarısı haberleri, ilk film ile ilgili tartışmalar ve üçüncü Batman ile ilgili ayyuka çıkan dedikodular, başabaş gidiyor.
Yarasa Adam, gösterime girdiği Cuma gününden Pazar gününe kadar 155.3 milyon dolar gişe yaparak tüm zamanların en büyük ilk üç gün hasılatını yaptı. Rekor bir. İlk gününde 66.4 milyon dolar ile tüm zamanların tek günde en çok bilet kesen filmi oldu. Rekor iki. İlk gecesinde 18.5 milyon toplayarak gece yarısı sonrası rekorunu da kırdı. Rekor üç. İlk gününde 6.2 milyon dolar ile IMAX rekorunu (dört) , toplam 4366 sinema salonu ile en fazla kopya rekorunu (beş) kırdıktan sonra uzun vadeli planlar yapmaya başlayan Batman, en son 20. gününde 440 milyon doları geçerek bu sürede yapılmış en hızlı gişe rekorunu da yalayıp yuttu. Bu da rekor altı. Merak edenlere, sonuncusu hariç tüm rekorlar "Spider-Man 3"e, sonuncusu da "Shrek 2"ye aitti ve tüm bu sayılar sadece Amerika gişesi.
Yarasa Adam, gişeyi sömüre dursun, yönetmen Christopher Nolanile başrol oyuncusuChristian Bale'in arası açık. "The Dark Knight"ın finali için, Joker'in ceset torbası içinde göründüğü bir sahne çekilmiş. Ancak Joker'i canlandıran Heath Ledger, bu sahnenin çekiminden iki hafta sonra evinde ölü bulununca Joker'in sonu, son kurguda çıkarılmış. Bale, "Heath, bu sahnenin filmde olmasını isterdi" diyor, Nolan ise Heath'in ölümünü filme reklam etmek istemiyor. Sahnenin çıkması, zaten bu tür mevzulardan tırsan yapımcıların da işine geliyor ve Bale, Nolan'ın kendi rızası ile değil, stüdyo patronlarının baskısı sonucu sahneyi çıkardığına emin. İkilinin arası zaten gergindi, Nolan ve Bale bu yüzden galalarda beraber bile görünmediler. Araları neden zaten gergin derseniz, o da üçüncü (yoksa yedinci mi?) Batman için Robin'in düşünülmesi, Bale'in ise "Robin filme dahil edilirse kendimi bir yerlere zincirler ve çalışmayı reddederim" demesi.
Harvey Dent'in yarım elma Night of the Dead yüzünü gördükten sonra bir sonraki filmin kötü adamını aradan çıkarttık diye düşünmüştük ama Two Face kolay harcandı. Tabii henüz çok erken ancak dedikodular, sonraki filmin kötü adamının "The Riddler" ve "Penguin" olacağı yönünde. Kulağa gelen isimler de Ther Riddler için Johnny Depp, Penguen için ise Philip Seymour Hoffman. Heath Ledger'ın Oscar dedikoduları ile çıtayı yükselttiği "kötü adam performans skalası"na uyacak iki isim, onay verdik yani, haydi iyisiniz.
Yüksek tempolu, zamana karşı yarışan filmlerin karınca yuvası bolluğu içinde 88 Dakika da yerini aldı. Al Pacino gül Pacino'nun Scarface'i yad eder nitelikteki 88 Dakika filminin afişinde, asabi ve kendinden emin tavrı göze çarpıyor.
Seattle'da yaşayan ve mahkeme için çalışan Jack Gramm (Al Pacino) idam cezasına çarptırılan Jon Foster tarafından yargıyı yanlış yönlendirdiği iddiasıyla suçlanır. Jack bu konuşma sırasında garip bir telefon konuşması yapar ve yaşamak için 88 dakikası kaldığını öğrenir. Kötü adamın kim olduğunu bulmaya çalışırken paranoya içine düşen Jack, fellik fellik sokaklarda dolaşır, taksilere biner ve sinir krizinin eşiğinde kuş misali her şeyden şüphelenir. Ders verdiği kolejdeki sabi sübyanın bile katil olabileceğini zaman zaman düşünür. Oradan oraya koşturup katili olabilecek kişileri araştıran Al Pacino hemen hemen her filminde beklenen sinir patlamalarını 88 Dakika'da da gerçekleştiriyor. Sırtını sıvazlayıp "Şhhh, geçti geçti!" deseniz bir anda ağlayacak sanki...
Sinemada zaman zaman filmler oyuncularının adıyla anılır. Yönetmenlerin adı geçmez talihsiz bir şekilde. Bu filmde de yönetmenin, Al Pacino'nun adı altında ezilmiş olduğu bir gerçek. Oysa yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi, sıcak atmosferli Kızarmış Yeşil Domatesler, akılda kalıcı ve yönetmenin tanınması açısından önemli bir filmdi. Yönetmen, ikinci filmi Kızıl Köşe'nin başarısızlığından sonra sırtını Al Pacino'ya yaslamış gibi görünüyor. Filmin kastinginde yer alan oyuncu bolluğu, "Nasıl olsa Al Pacino filmi, oynarım şanım yürür," der gibi. Gençlik dizilerindeki temiz yüzlü çocukların Al Pacino'nun yanında "yağlı çırak" gibi kalması da cabası.
Yönetmenin kadrajlarını Al Pacino'yu "podyum hizasında", seyirciye gösterir gibi tutması filmin soğuk havasına ayrıca bir uzaklık katıyor. Yakın planlar ve belki close up'lar sahneler arasına serpiştirilseydi, seyirci karakterin düştüğü paranoyak buhrana ortak olabilirdi.
88 Dakika için söylenebilecek olumlu bir şey hemen hemen yok gibi. İnsaflı davranıp Scarface ve Baba efsanelerinin hatırına televizyonda yayınlandığında da izlenebilir.
Kasım 2008'de vizyona girmesi beklenen Daniel Craig'lı BOND filminin devam filmi “James Bond: Quantum Of Solace”'nin fragmanı yayınlandı. Sarışın olması nedeniyle “Casino Royale” vizyona girmeden önce eleştirilerin hedefi olan ancak sonrasında büyük beğeni toplayan Daniel Craig, ikinci kez James Bond'u canlandıracak. Yeni filmin "Quantum of Solace" adını alması ise James Bond karakterinin yaratıcısı İngiliz yazar Ian Fleming’in yazdığı bir hikayeden esinlenilmesi sonucu gerçekleşmiş. Quantum of Solace’ın yeni Bond kızı Bolivyalı güzel Camille’i ise Olga Kurylenko canlandıracak.
İnler, cinler ve ecinniler... Hasan Karacadağ, D@bbe 'den sonra, İslam kültüründen pek duyulmadık kavramları korku kültürümüze katma gayretine devam ediyor. Bu sefer "semum" dehşeti söz konusu. İnanışa göre semum, insandan önce yaratılan bir türün hammaddesi olan dumansız ateş. O semumdur ki, genç bir kadına (Ayça İnci) musallat olarak ona ve kocasına (Burak Hakkı) yeni aldıkları büyük evi dar ediyor.
Danny Boyle'un 28'li filmlerinin üzerinden çok geçmeden, yine vampirik bir salgın filmi. Ancak hikayesi eski. Roger Corman'ın 60'lardaki Poe uyarlamaları da dahil olmak üzere korku ve bilimkurgu türlerinde pek çok senaryo ve romana imza atan Richard Matheson'ın Ben, Efsane! (I Am Legend) adlı romanı, 1964'te (The Last Man on Earth) ve 1971'de de (The Omega Man) sinemaya uyarlanmış. Olan biten kabaca şöyle: İnsanları vampir - zombi cinsi yaratıklara dönüştüren bir salgın her yeri silip süpürmüş ve görünene bakılırsa en azından New York'da, virüse karşı bağışıklığı olan bilim adamı Robert'tan (Will Smith) başka canlı kalmamış. Robert bir tedavi yöntemi bulmaya çalışırken, virüslüler sürüsü de Robert'ı avlamanın uygun bir anını bekliyor.
"Önemli olan kendin olmaktır", "mutlu bir aile her şeyi çözer" vs. Bu tür mesajlar veren, görselliği genellikle tam kadrajın ortasında iki kişiyi konuşturmaktan oluşan, az komedili Hollywood dramlarını bilirsiniz. İçinde Jennifer Lopez falan yoksa ve alaycılık havanızda değilseniz, bir parça gevşemek bile mümkün olabilir böyle filmlerde. Merhaba Dünyalı onlardan biri. John Cusack, dul bir bilimkurgu yazarı; karısını iki sene önce kaybettiğinden beri kendini dünyaya kapatmış. Altı yaşındaki bir çocuğu evlat edinerek yeni bir hayata başlamayı deniyor fakat çocuğun "Ben Marslıyım" iddiası ve sosyal yaşamını buna göre şekillendirmesi işini biraz zorlaştırıyor. Anne adayı da var tabii; Amanda Peet'in canlandırdığı, çocuksever bir yakın arkadaş.
Marvel'ın 1962 yılında çıkardığı ve kısa sürede geniş kitlelerin severek okuduğu bir çizgi romana dönüşen Demir Adam da beyaz perdeye aktarılan çizgi romanlar kervanına katıldı. Dev oyuncu kadrosu ve çizgi romandan ötürü elde ettiği fan kitlesini arkasına alarak, sadece hafta sonunda ABD'de 100 milyon dolar gişe hasılatı yaptı.
Marvel'ın dünya sinemasına kazandırdığı birçok süper kahramandan biri olan Demir Adam, diğer kahramanlara göre daha baskın ve başına buyruk bir karaktere sahip. Sadece bu özellikleriyle bile süper kahramanlar arasından sıyrılıyor ve diğer kahramanlar gibi kimliğini gizli tutup kendini kısıtlama sıkıntısına düşmeden hikâyesini gayet "cool" bir tarzda anlatıyor.
Hikaye, Jon Favreau'nun espritüel anlatımıyla ve yerinde oyuncu seçimiyle gayet net ve karamsarlıktan uzak bir şekilde ilerliyor. Fantastik bir film olan Demir Adam'ın orijinal hikayesi, Çin ordusu için silah yaratmak zorunda kalan zengin iş adamı Tony Stark'ın (Robert Downey Jr) bir yandan kendisi için gizlice bir zırh üretmesiyle başlıyor. Tony Stark'ın amacı, ellerinde onca silahla kontrolden çıkabilecek Çinlilerin önüne geçmek. Ama Çin'den kaçıp ABD'ye geri döndüğünde, kendini tehlikeli bir komplonun içinde buluyor ve zırhını kuşanarak Demir Adam'a dönüşüyor. Filmde, Tony Stark'ın Demir Adam'a dönüşme hikayesi orijinaliyle neredeyse aynı. Ama bu sefer hikaye Çin'de değil, Afganistan'da başlıyor.
Çizgi romanların sinemaya aktarımı her zaman biraz risklidir. Film, bir ilk uyarlama olmasından kaynaklanan avantajını güzel kullanıyor ve izleyicide hayal kırıklığı yaratmıyor. Büyük bütçesiyle, kısıtlamalara kaçmadan ama dozajını da iyi ayarlayarak yapılmış bu çizgi roman uyarlaması beyaz perdede ete kemiğe bürünüyor. Doğruluk için savaşan bu süper kahramanın yaşadıkları, bilimkurgu ve fantastik filmlerin olmazsa olmazı olan görsel efektler ve ustaca bir kurguyla destekleniyor.
Aksiyon sahnelerinin çoğunun ikinci yarıda olduğu filmde sindirimi kolay ve başarılı bir oyunculuk söz konusu. Özellikle Robert Downey Jr. ve Jeff Bridges'ın performansları parmak ısırtacak cinsten. Filmin bir diğer güzel ayrıntısı ise müzikleri; açılış AC/DC, kapanış da Black Sabbath gibi efsane gruplarla yapılıyor.
Demir Adam'ın tek zayıf yönü, açılış sahnelerinde karşılaştığımız Ortadoğu klişeleri. Filmde hafiften Amerikan milliyetçiliği ve yaşam tarzı propagandası hissediliyor. Bu durumun en göze battığı yer, Afganistan'da saldırıya uğradıktan sonra eve dönen kahramanın canının hamburger çekmesi. Demir Adam, 2010'da çekilmesi planlanan devam filminin haberini de bu başarılı ilk filmin sonunda veriyor.
Adında "çılgın" kelimesi geçen filmler, genellikle en az "Ben biraz çılgınımdır" diyen insanlar kadar tüyler ürperticidir. Çılgın Dersane (2007), bu konuda bizi şaşırtmamıştı. Yapımcılarını memnun etmiş olmalı ki, jet hızıyla devamı geldi. Çılgın Dersane Kampta, üniversiteye giriş sınavları öncesinde bir dersanenin düzenlediği 15 günlük bir kampta geçiyor. Ana meseleler şöyle: Dersane sahibi Hadi'yi (Cüneyt Arkın) çökertmek isteyenler var; Bahar ve şimdilerde popstar olmuş çocukluk arkadaşı Berksan aşkı keşfediyor; Mustafa (evet, Topaloğlu) Yüksel'le (Sibel Tüzün) yakınlaşmakta... Ve herhalde başka bir sürü "gırgır şamata" söz konusu. Dünyayı Kurtaran Adam'ı aslında "çocuk filmi" olarak çektiklerini söyleyen Cüneyt Arkın, bu filmi de bir bilimkurgu olarak görüyor olabilir mi acaba?