Gel SEMUM Gel


İnler, cinler ve ecinniler... Hasan Karacadağ, D@bbe 'den sonra, İslam kültüründen pek duyulmadık kavramları korku kültürümüze katma gayretine devam ediyor. Bu sefer "semum" dehşeti söz konusu. İnanışa göre semum, insandan önce yaratılan bir türün hammaddesi olan dumansız ateş. O semumdur ki, genç bir kadına (Ayça İnci) musallat olarak ona ve kocasına (Burak Hakkı) yeni aldıkları büyük evi dar ediyor.

Continuar leyendo

Ben Bir Efsaneyim


Danny Boyle'un 28'li filmlerinin üzerinden çok geçmeden, yine vampirik bir salgın filmi. Ancak hikayesi eski. Roger Corman'ın 60'lardaki Poe uyarlamaları da dahil olmak üzere korku ve bilimkurgu türlerinde pek çok senaryo ve romana imza atan Richard Matheson'ın Ben, Efsane! (I Am Legend) adlı romanı, 1964'te (The Last Man on Earth) ve 1971'de de (The Omega Man) sinemaya uyarlanmış. Olan biten kabaca şöyle: İnsanları vampir - zombi cinsi yaratıklara dönüştüren bir salgın her yeri silip süpürmüş ve görünene bakılırsa en azından New York'da, virüse karşı bağışıklığı olan bilim adamı Robert'tan (Will Smith) başka canlı kalmamış. Robert bir tedavi yöntemi bulmaya çalışırken, virüslüler sürüsü de Robert'ı avlamanın uygun bir anını bekliyor.

Continuar leyendo

Merhaba Dünyalı, ben geldim


"Önemli olan kendin olmaktır", "mutlu bir aile her şeyi çözer" vs. Bu tür mesajlar veren, görselliği genellikle tam kadrajın ortasında iki kişiyi konuşturmaktan oluşan, az komedili Hollywood dramlarını bilirsiniz. İçinde Jennifer Lopez falan yoksa ve alaycılık havanızda değilseniz, bir parça gevşemek bile mümkün olabilir böyle filmlerde. Merhaba Dünyalı onlardan biri. John Cusack, dul bir bilimkurgu yazarı; karısını iki sene önce kaybettiğinden beri kendini dünyaya kapatmış. Altı yaşındaki bir çocuğu evlat edinerek yeni bir hayata başlamayı deniyor fakat çocuğun "Ben Marslıyım" iddiası ve sosyal yaşamını buna göre şekillendirmesi işini biraz zorlaştırıyor. Anne adayı da var tabii; Amanda Peet'in canlandırdığı, çocuksever bir yakın arkadaş.

Continuar leyendo

O bir ''Demir Adam''


Marvel'ın 1962 yılında çıkardığı ve kısa sürede geniş kitlelerin severek okuduğu bir çizgi romana dönüşen Demir Adam da beyaz perdeye aktarılan çizgi romanlar kervanına katıldı. Dev oyuncu kadrosu ve çizgi romandan ötürü elde ettiği fan kitlesini arkasına alarak, sadece hafta sonunda ABD'de 100 milyon dolar gişe hasılatı yaptı.

Marvel'ın dünya sinemasına kazandırdığı birçok süper kahramandan biri olan Demir Adam, diğer kahramanlara göre daha baskın ve başına buyruk bir karaktere sahip. Sadece bu özellikleriyle bile süper kahramanlar arasından sıyrılıyor ve diğer kahramanlar gibi kimliğini gizli tutup kendini kısıtlama sıkıntısına düşmeden hikâyesini gayet "cool" bir tarzda anlatıyor.

Hikaye, Jon Favreau'nun espritüel anlatımıyla ve yerinde oyuncu seçimiyle gayet net ve karamsarlıktan uzak bir şekilde ilerliyor. Fantastik bir film olan Demir Adam'ın orijinal hikayesi, Çin ordusu için silah yaratmak zorunda kalan zengin iş adamı Tony Stark'ın (Robert Downey Jr) bir yandan kendisi için gizlice bir zırh üretmesiyle başlıyor. Tony Stark'ın amacı, ellerinde onca silahla kontrolden çıkabilecek Çinlilerin önüne geçmek. Ama Çin'den kaçıp ABD'ye geri döndüğünde, kendini tehlikeli bir komplonun içinde buluyor ve zırhını kuşanarak Demir Adam'a dönüşüyor. Filmde, Tony Stark'ın Demir Adam'a dönüşme hikayesi orijinaliyle neredeyse aynı. Ama bu sefer hikaye Çin'de değil, Afganistan'da başlıyor.

Çizgi romanların sinemaya aktarımı her zaman biraz risklidir. Film, bir ilk uyarlama olmasından kaynaklanan avantajını güzel kullanıyor ve izleyicide hayal kırıklığı yaratmıyor. Büyük bütçesiyle, kısıtlamalara kaçmadan ama dozajını da iyi ayarlayarak yapılmış bu çizgi roman uyarlaması beyaz perdede ete kemiğe bürünüyor. Doğruluk için savaşan bu süper kahramanın yaşadıkları, bilimkurgu ve fantastik filmlerin olmazsa olmazı olan görsel efektler ve ustaca bir kurguyla destekleniyor.

Aksiyon sahnelerinin çoğunun ikinci yarıda olduğu filmde sindirimi kolay ve başarılı bir oyunculuk söz konusu. Özellikle Robert Downey Jr. ve Jeff Bridges'ın performansları parmak ısırtacak cinsten. Filmin bir diğer güzel ayrıntısı ise müzikleri; açılış AC/DC, kapanış da Black Sabbath gibi efsane gruplarla yapılıyor.

Demir Adam'ın tek zayıf yönü, açılış sahnelerinde karşılaştığımız Ortadoğu klişeleri. Filmde hafiften Amerikan milliyetçiliği ve yaşam tarzı propagandası hissediliyor. Bu durumun en göze battığı yer, Afganistan'da saldırıya uğradıktan sonra eve dönen kahramanın canının hamburger çekmesi.
Demir Adam, 2010'da çekilmesi planlanan devam filminin haberini de bu başarılı ilk filmin sonunda veriyor.

Continuar leyendo

Çılgın Dersane Kampta , olmaz olsun


Adında "çılgın" kelimesi geçen filmler, genellikle en az "Ben biraz çılgınımdır" diyen insanlar kadar tüyler ürperticidir. Çılgın Dersane (2007), bu konuda bizi şaşırtmamıştı. Yapımcılarını memnun etmiş olmalı ki, jet hızıyla devamı geldi. Çılgın Dersane Kampta, üniversiteye giriş sınavları öncesinde bir dersanenin düzenlediği 15 günlük bir kampta geçiyor. Ana meseleler şöyle: Dersane sahibi Hadi'yi (Cüneyt Arkın) çökertmek isteyenler var; Bahar ve şimdilerde popstar olmuş çocukluk arkadaşı Berksan aşkı keşfediyor; Mustafa (evet, Topaloğlu) Yüksel'le (Sibel Tüzün) yakınlaşmakta... Ve herhalde başka bir sürü "gırgır şamata" söz konusu. Dünyayı Kurtaran Adam'ı aslında "çocuk filmi" olarak çektiklerini söyleyen Cüneyt Arkın, bu filmi de bir bilimkurgu olarak görüyor olabilir mi acaba?

Continuar leyendo

SineSugar Haftanın DVD'si: Küçük Korku Dükkanı (1960)


Jack Nicholson'ın hınzır suratını görmek her zaman için iyi bir şeydir ama bu DVD'nin kapağını süslemesi son derece yanıltıcı. Sadist dişçinin mazoşist hastası olarak gerçekten unutulmaz bir sahnede yer alsa da, söz konusu olan, kısacık bir rolden ibaret. "İki günde çekilmiş en iyi film" olarak nam salmış Küçük Korku Dükkanı, korku ve komediyi bir arada kullanmasıyla meşhur Roger Corman'ın belki de en 'pür komedi' klasiklerinden biri. Gerçi aslında olan biten gayet dehşet verici… Bir çiçekçi dükkanında çalışan Seymour, kendini kanıtlamak için birtakım deneylere girişir ve yeni bir çiçek türü bulur. Audrey Jr. adını verdiği çiçek büyük ilgi toplar fakat bir yandan bakımı hiç kolay değildir; küçük Audrey, sadece insan yiyerek beslenmektedir. Seymour da el mahkum onun uğruna katil olur, çünkü çiçek fena şekilde hükmedicidir: "Besle beni! Besle beni! Besle beni!.." Peki.

Resim: İDeEFİXE

Continuar leyendo

Aman Tanrım, Nuh'un Gemisi


Kudretli olmak çok banal, bütçede olduğu zaman başka tabii. Belirtilene bakılırsa 175 milyon dolara mal olan, utanmazlık düzeyinde çocukça ve sahte biçimde dindar Evan Almighty (her yerdeki Hristiyan muhafazakar aileler için Nuh'un Gemisi'nin update edilmiş hali) şimdiye kadar yapılmış en pahalı Hollywood komedisi. Sorun? Komik değil. Sanırım her kahkahanın fiyatı 20 milyon dolar. Ve bunların çoğu da eften püften espriler.

Şimdi biraz geriye gidelim. 2003'te Jim Carrey Tanrı'ya meydan okuyan bir TV muhabirini oynadığı Bruce Almighty ile hedefi onikiden vurdu. Hak ona Morgan 152 Freeman suretinde görünmüş ve bir süreliğine Tanrı'yı oynamasını söylemişti. Ders anlaşıldı. Bir devam filmi Carrey'nin ilgisini çekmedi (akıllı adam), böylece Bruce'ta bir başka haber sunucusunu oynayan Steve Carrell göreve çağrıldı. 40 Yıllık Bakire ve TV'nin The Office'i Carrell'in kariyerini ateşlemişken şu şansa bakın. Freeman da ok dedi, yönetmen Tom Shadyac ve senarist Steve Oedekerk de öyle. Bruce'a başka herhangi bir benzerlik, pür tesadüftür. Carrell'in Evan Baxter'ı şimdi bir karısı (Gilmore Girl Lauren Graham) ve üç oğlu olan, çiçeği burnunda bir parlamento üyesi. Tanrı ise artık yeşil; çevreci planları var. Evan'a Hummer'ını bıraktırtmak, dua etmesini ve On Emir'deki Charlton Heston gibi sandala binmesini sağlamak, beyaz bir sakal bıraktırtmak ve kimsenin kabız olmamasına dikkat edip her hayvan türünden iki adet alacak şekilde bir gemi inşa ettirtmek gibi.

Tanrı ve Evan, iblis parlamento üyesi Long (gürleyen bir John Goodman) ve onun Washingtonlu arkadaşları için zulada ne gibi sürprizler saklamaktalar? Burada ne kadar zayıf bir mizahın yattığını anlatmak istemem, ama gemi hazır olduğunda, pahalı özel efektlerin ne kadar az şaşırtabildiğine şaşırabilirsiniz. Bilgisayar versiyonları yerine gerçek hayvanları kullanmak belli ki bütçeyi zorlamış. Fakat aslanların osurması gibi durumlarda beş yaşındaki çocuklar bile alçaltıcı bir şeyler bulacaktır (yani öyle umalım). Filmin tek yaramazlık tarafını yansıtan kişi Carrell. Ama o da çok az ve çok geç.

Continuar leyendo

120 - SoundTrack

Geçtiğimiz Şubat ayında gösterime giren ve 1914 yılında 1. Dünya Savaşı sırasında Van’da yaşanan gerçek bir kahramanlık destanının anlatıldığı 120 filmi, vizyondaki başarısının ardından müzikleriyle de dinleyicilerle buluşuyor.


Vizyondaki 10. haftasında 900.000 izleyiciye ulaşan 120; 26 Nisan’da Avustralya’da, 8 Mayıs’ta Avrupa’da gösterime giriyor. Ülkemizde oldukça beğenilen ve Avrupa’da da heyecanla beklenen filmin senaryosu kadar müzikleriyle de ses getirmesi bekleniyor. Kara Tren, “Turnalara Tutun Da Gel gibi birçok bestesinden ve film müziklerinden tanınan Özhan Eren imzalı 120 filminin soundtrack albümü, Ulus Müzik etiketi ile 25 Nisan 2008, Cuma günü müzik marketlerde yerini aldı.

Continuar leyendo

Burası ''Bizim Kafe''

90'ların bağımsız Amerikan sinemasıyla özdeşleşmiş oyunculardan Steve Buscemi'nin yazar-yönetmen olarak ilk uzun metrajlısı (önceden What Happened to Pete diye bir kısa metrajlı çekmiş). Türkiye'de de kısa bir süre gösterim şansı bulmuştu. Bizim Kafe, tam bir 90'lar filmi zira karşımızda şimdilerde pek revaçta olmayan türde, hakiki bir 'loser' hikayesi var. Slogan cümlesi şahane; "A story about one man's search… for who knows what / Bir adamın arayışının öyküsü… Kim bilir neyin arayışı". Bizzat Buscemi'nin canlandırdığı Tommy, 31 yaşında bir oto tamircisi. Kasadan para 'ödünç aldığı' gerekçesiyle işinden kovulmuş, sevgilisi şu an eski patronuyla birlikte ve Tommy neredeyse bütün vaktini, Trees Lounge adlı barda içerek geçiriyor… Kaybeden psikolojisinin içinde kaybolmak ve hayatına bir türlü bir yön, bir anlam katamamak üzerine, sakin, sevimli ve komik bir film.

Continuar leyendo

Mevlana Celalettin-i Rumi: Aşkın Dansı

Temelleri 13. yüzyıla dayanan, evrensel barış, kardeşlik ve aşk düşünceleriyle dünyanın birçok yerinde sevilen ve saygı duyulan Mevlana Celalettin-i Rumi'nin hayatı ve felsefesini konu alan Mevlana Celalettin-i Rumi. Aşkın Dansı belgeseli geçen hafta vizyona giren filmler arasında yerini aldı.

Kürşat Kızbaz'ın 3 yılda tamamladığı belgeselin oyuncuları ve sunum şekli oldukça ilginç. Filmde, dünyanın çeşitli yerlerinde Mevlana öğretisi alanında ihtisas sahibi kişilerle yapılmış röportajlar bulunuyor.3D görüntü efektleriyle desteklenen film, metafizik içerikli bir felsefeyi anlatmaya metanın aslını kullanarak devam etmiş. Bu denli büyük bir felsefenin görsel olarak aktarım zorluğu aşikâr. Fakat Sufiliğin doğallığı ve metadan uzaklığını anlatmak için metaya daha fazla yaklaşmayı seçmekteki maksat ironi yaratmak olmasa gerek. Maneviyat ve içselliğin, dünyevi arzuların ve maddeden uzak olan saf ruhani varlığın esas alındığı bir felsefeyi anlatırken, metanın vücut bulmuş halinin Mevlana'nın kâtibi (Özcan Deniz) olmasının ne gibi bir anlamı var? İroni mi? Eğer ironi yaratmaksa amaç, belgesel başka bir gözle incelenmeli muhakkak. Yapay görüntülerden olabildiğince uzak durulması gereken belgeselde, oyuncuların abartılı makyajı (Özcan Deniz'in sakalı), 3D geçişlerdeki efektlerin çıkardığı yeşilçamvari sesin yanında devede kulak kalacak cinsten. Ki bu noktada, oyunculara yapılan ani zoom hareketleri, hızlandırılmış panlar ve sürekli fotoğraf karesi imgesi yaratmaya çalışılan görüntüler, belgeselin anlatmaya çalışırken helezon haline getirdiği konuyu daha da karmaşıklaştırıyor.

Alanında başarılı işler yapmış bir yönetmen olan Kürşat Kızbaz'ın devamlılık hatalarıyla dolu belgeselinde Müşfik Kenter gibi dev bir oyuncu olmasına rağmen dikkati Burak Sergen ve Sinan Tuzcu çekiyor. Bunun nedeni, Müşfik Kenter'in Mevlana'nın babası rolünde bir iki kez gözükmesi olabilir. Öte yandan, birçok kişinin, sağlam sinema izleyicisi olmasalar bile rahatlıkla anlayabileceği zaman-kişi uyuşmazlığı, Kenter'in belgeseldeki rolünün oturmamasına neden oluyor. Mevlana Celalettin-i Rumi'nin doğumunda bebeği kucağına alan Müşfik Kenter, aradan geçen 20 yıl gibi bir süre içinde hala aynı sima, aynı kıyafetler, aynı çizgiler içinde. 20 yıl gibi uzun bir süreyi anlatırken, zamanın geçişini makyajla yaşlandırma gibi klişelerle anlatmak bile yeterli olabilirdi.

Dünya sinemasına, Uzak Doğu'dan yayılan mistisizm dalgası ve kültür anlatımının başarısı, bu ülkelerin kendilerini ve felsefelerini anlatmalarına yardımcı olmakla kalmayıp, dünya çapında bu felsefenin tanınıp benimsenmesine yol açmıştır. Örneğin Kim-Ki-Duk filmlerinden biri olan İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar'da, anlatılan hikâyeyle Uzakdoğu felsefesi harmanlanıp ortaya basit düşünsel imgelerle büyük düşünceler anlatan, görsel anlatımı yüksek bir film çıkarılmıştır. Mevlana Celalettin-i Rumi belgeseline bu açıdan bakıp, anlatılmak istenen felsefenin istenen yere getirilemeyişini görmek, belgeselin bir "deneme-yanılma" çalışması olduğu düşüncesini yaratıyor. Belgesel olmasından kaynaklanan avantajları, maneviyatı anlatma yolunda madde içine düşerek yarattığı sıkıntılarla anlatamayan belgesel, ancak bir Mevlana sözüyle özetlenebilir: "Gel ne olursan ol gel."

Continuar leyendo